Londra’nın Vintage Pazarları

Vintage pazarları gezmek bile bir ilham sebebi dimi? O eski kuşakların zarif tasarımlarından nasibini almış, kimi zaman da çılgınca bulunabilecek eşyalarla dolu pazarları gezmek inanılmaz keyifli! Asla ne ile karşılaşacağınızı bilemiyor, hep büyük bir sürprizle geziyorsunuz. Hatta bulduğunuz o parçadan dünyada sadece sizde olup olmadığından bile emin olamıyorsunuz. Bana çok keyif veren Londra’daki bu pazarları meraklıları ile paylaşmak istedim.

Camden Passage, Islington/ Angel

Öncelikle ismi yanıltmasın, bu pazar Camden’da değil, Angel’da. Angel, Kings Cross’a çok yakın bir bölge. Her Çarşamba, Cumartesi ve Pazar günleri antika pazarı kuruluyor. Perşembe ve Cuma günleri de pazarın Pierrepont denilen kısmında sahaf çarşısı oluyor. Küçük bir pazar ama hem güzel parça antikalar bulabilirsiniz, hem de gitmişken bu pazarın kurulduğu sokaktaki butik dükkanları görmek iyi bir fikir olabilir.

save-new-9
Camden Passage Butikleri
Camden Passage’da ikinci el danteller
save-new-10
Camden Passage Eskicileri
save-new-11
Antikacılar

Hampstead, Flask Walk

Aslında burada öyle büyük bir eskici pazarı kurulmuyor, ama ben bu sokakta bulunan Keith Fawks adlı iki bölümlü antika dükkanından öyle güzel tabaklar buldum ki zamanında, bu listeye ekleyeyim de yolu düşen eksik kalmasın istedim. Ne bulursunuz bilemem elbet ama bu önünde bavullar bulunan iki küçük dükkan da her sezon güzel ürünler getiriyor. Hemen karşılarında ‘Exclusivo Designer Second Hand Store’ adlı bir başka küçük dükkanda ünlü tasarımcıların ikinci el ürünlerini iyi fiyatlara bulabilirsiniz. Hakiki öz vintage channel gözlükler filan hep burada!

img_1275
Hampstead Eskicileri
img_1278
İkinci el eşyalar
img_1276
Eski fincan, bardak takımları

Brick Lane Vintage Market

Her gün açık olan bu pazar gerçek bir vintage cenneti. Vintage adına kıyafetten aksesuara, tabak çanaktan özel ilgi alanına girebilecek toplama eşyalara, her şeyi ama her şeyi bulabilirsiniz. Fiyat olarak biraz daha turistlere hitap eden rakamlar duyabilirsiniz ama pazarlık etmeyin unutmayın, adettendir 😉

Greeenwich Vintage Market

Londra’ya ilk geldiğim zamanlarda gördüğüm ilk antika pazarıydı burası. Kıyafet, vintage kutular, takılar, aksesuarlar gibi küçük eşyaların yanı sıra eski mobilya da görebilirsiniz. Bazı satıcılar car boot usulü (arabanın bagajına) stand kuruyorlar. Pazartesi hariç her gün açık. Fiyatlar yine ortalama ayarda.

Jubilee Market

Burası Londra’ya geldiğinizde muhtemelen geziyor olacağınız Covent Garden’a çok yakın, hatta Covent Garden’ın hemen arkası. Şehir merkezinde olması geçerken uğramak açısından epey kolaylık sağlıyor. Yalnız şunu belirtmeliyim ki, buranın antika pazarı sadece Pazartesileri kuruluyor. Diğer günler normal ürünlerin satıldığı bir çarşı havasında. Cumartesi ve Pazar günleri el yapımı ve sanatsal ürünler de bulabilirsiniz. Fiyatlar çok ucuz değil ama bence Portobello Road’dakinden yine de daha uygun.

Londra merkezde ikinci el pazarı, Jubilee Market
Covent Garden Market
Londra, Jubilee Market

 

Portobello Road Market

Londra’nın en ünlü sokaklarından biri olan Portobello Road’da Cumartesi ve Pazar günleri ikinci el eşya ve vintage kıyafet pazarı kuruluyor. Fakat diğer günler de bu sokakta bulunan birkaç antika dükkanını açık bulabilirsiniz. Buradaki eski eşyalar bölgenin aşırı turistik olması sebebiyle, gereğinden fazla pahalı olabiliyor. Yine de güzel ürünler oluyor, özellikle eski çatal, bıçak, kaşık, çaydanlık gibi çok çeşitli mutfak eşyası bulabilirsiniz.

save-new-7
Portobello Sokağı Eskicileri
save-new-3
Potobello Road
save-new-8
Portobello Antikacılar
save-new-6
Portobello’da Sevimli Ürünler
save-new-4
Porselenler, Portobello Road
save-new-5
Portobello Road’dan bir an..
save-new-2
Eskici Pazarı, Vintage Pazarı, Portobello Road

Flea London Vintage & Makers Market

Bermondsey’de kurulan bu bit pazarı ise bence en geniş ürün yelpazesine sahip pazarlardan biri. Sadece Cumartesi ve Pazar günleri açık. Fiyatlar diğerlerine göre bir tık daha uygun diyebilirim.

Bermondsey Antique Market

Bermondsey’de bir başka eskici pazarı da burası. Eskiden Caledonian Marketmiş o yüzden şu anki ismi New Caledonian Market olarak da geçiyor. Yalnızca Cuma günleri, 6am gibi çok erken bir saatte açılıyor ve öğlen kapanıyor. 1-2pm den sonraya kalırsanız pazar toplanıyor olabilir.

Son not: Her antika pazarında antika ürünler bulamayabilirsiniz. Pazarın ismine aldanmayın, bazen çok kalitesiz, kirli ürünleri antika diye satabiliyorlar. Gerçek bir antika avcısıysanız zaten ne alacağınızı ve almayacağınızı bilirsiniz ya da uzmanına sorarsınız ama çok iyi bilmeden bir ürüne uçuk fiyatlar vermemenizi ve önce iyice düşünmenizi tavsiye ederim.

Keyifli gezmeler!

Londra’ya gelirken getirilecekler

Londra’ya daha önceden geldiyseniz havanın ani değişimini deneyimlemiş olabilirsiniz fakat ilk kez gelenler Londra’ya gelirken ne getirmeli, bavula mutlaka hangi eşyalar koyulmalı sorularının cevabını bu yazıda bulabilir.

Mutlaka bilmelisiniz ki Londra’da hava sıcaklığı da hava durumu da son derece değişken. Yazın ortasında üşüyebilir, kışın ortasında da sıcaktan bunalabilirsiniz. Yağmursa her an ihtimal dahilinde.

Bunun için benim her gelene önerim olabildiğince çeşitli koşullara uyacak eşyalardan oluşan bir bavul hazırlamanız ve tüm eşyalarınızı aynı tip hava koşuluna  uyacak şekilde almaktan kaçınmanız.

Mesela yaz diye üç tane şort koyup hiç pantolon koymamaktansa, iki şortun yanına en az bir pantolon koymanızı öneririm. Ya da kış diye yanınıza sadece kazak almaktansa hem kazak hem de tişört ve badi tarzı kıyafetler almak daha uygun olacaktır.

Bavulunuza mutlaka almanız gerekenler ise şöyle;

1. Hem ince hem kalın üst kıyafetler: Mutlaka hem tişört hem de ince bir triko ya da hırka alın. Özellikle az yer kaplayan, hafif polarlar hava aniden soğuduğunda kurtarıcınız olacaktır.

2. Rahat ayakkabı: Ne kadar sık toplu taşıma ya da taksi kullanırsanız kullanın Londra çok büyük ve görülecek hep çok yeri olan bir şehir olduğundan epey yürüyeceğinizi düşünüyorum. Bu yüzden ilk günden pert olmak istemiyorsanız mutlaka rahat bir ayakkabınız olsun yanınızda. Çoğumuz şık görünmek ya da fotoğraflarda iyi gözükmek isterken güzel görünümlü ama hasta eden ayakkabılar giyebiliyoruz, yapmayın! Özel etkinlikler ayrı tabi ki ama günlük kullanımda sağlığınızı önceleyin ve iyi görünen ama rahat ayakkabılar getirin!

3. Ceket/ Yağmurluk: Bir ceket iyi olur, ama bu ceket hem su geçirmez hem hafif olursa en iyisi olur. Benim şahsen seyahatlerde hafiflik takıntım var. O yüzden tüm gerekli eşyaların en çok kullanımlı ve hafif olanını tercih etmeyi seviyorum. Sezona uygun ceket getirmenizi ama muhakkak yağmurla karşılaşacağınız için her halükarda suya dayanıklı ve hafif olanını tercih etmenizi öneririm.

4. Şal, atkı: Şal kadar kurtarıcı bir seyahat ürünü bilmiyorum! Yazın aniden hava değiştiğinde ya da akşam olunca hava serinlediğinde tişörtünüzün üzerine atacağınız bir şal üşütmekten kurtarabilir. Hem yazın hem kışın tüm seyahatlerimde yanıma muhakkak hafif ama ısıtabilecek bir şal alırım ve hiç pişman olmadım! İnce olunca taşımaya üşenmiyorsunuz da. Londra’da da ihtiyacınız olacağına eminim, mutlaka atın bir tane ince şal çantaya, zaten uçakta da oldukça işe yarıyor.

5. Şemsiye: Eh artık bunu listeye eklememeyi düşünmezdiniz değil mi? Tabi ki yağmur ihtimali her zaman olacaktır, fakat şunu belirtmeliyim ki her zaman şakır şakır yağmuyor burada yağmur. Bazen sadece kısacık bir 10dk yağıp geçiyor hatta arkasından öyle bir güneş açıyor ki yağmur yağdığını unutuyorsunuz. Dolayısıyla ıslansanız dahi, aşırı yağmurda kalmadıkça hemen kurursunuz çok de şey yapmayın 🙂 Şemsiye unutursanız da sorun değil zaten buradan da alabilirsiniz, hem hatıra kalmış olur 😉

Umarım işinize yarar bu yazı.

Keyifli gezmeler diliyorum!

Londra’da bu yaz yapılacak etkinlikler!

Londra’ya yaz gecikmeli ve yavaş da olsa sonunda geldi. Uzun süre bir türlü şehri terk etmeyen serin ve rüzgarlı hava Londralıları bir türlü yaz havasına sokamamıştı. Neyseki son haftalarda sıcaklık artmaya başlayınca yaz etkinliklerine de bir göz atma zamanı geldi.

Peki bu sezon Londra’da neler yapmalı?

Sokak Turları

Londra Şehir merkezinde onlarca yürüyüş turu yapılıyor. Genelde profesyoneller tarafından düzenlenen bu yürümeli turlar, meraklılarının ilgisini çeken çok farklı konularda olabiliyor. Jack the Ripper’dan, Harry Potter yürüyüş turuna, The Beatles’dan korku temalı Londra’nın Hayaletleri turlarına, Edebiyat eserleri ve yazarlarından Londra Fotoğraf turlarına kadar pek çok konuda bilgi sahibi olabileceğiniz bu turlara katılabilirsiniz. Bu turlara London Walks ya da AirBnb Experience üzerinde ulaşabilirsiniz. Birkaç saat sürebilen ve uzun süre yürüyeceğiniz bu turlara katılmadan önce rahat ayakkabılar giymenizi öneririm.

Kendin Topla Bahçeleri

Bu yaz yapılacak en güzel etkinliklerden biri ‘Pick Your Own’ (PYO) denilen meyveyi sebzeyi kendinizin topladığı çiftlikleri ziyaret etmek. Hem havaların ısındığı, hem de meyve sebzenin en çok bollaştığı bu sezonda gönlünüzce sebze meyve toplayabileceğiniz bu tarım alanlarına gitmek özellikle çocuklu aileler için tüm günü keyifle geçirebileceğiniz eğlenceli bir etkinlik olabilir. Genelde cüzi bir ücretle girdiğiniz bu alanlarda piknik yapılabilecek, kahve- yemek alınabilecek ve ücretsiz park edecek yerler oluyor. Londra’nın civarında çokça bulunan bu çifliklerden birine uğramanızı, hem bu dalından yeni kopmuş tazecik meyve ve sebzeleri yemenizi, hem de ‘kendin topla’ deneyimini yaşamanızı öneririm.

Lavanta sezonu!

Son birkaç senedir yaz aylarında Lavanta tarlaları özellikle sosyal medyayla birlikte fotoğrafseverler için oldukça populer mekanların başında geliyor. Populerliği bir yana, gerçekten de iç açan ve tazeleyen bir enerjisi var çiçek tarlalarının. Bu tazeleyen enerjiyi deneyimlemek için Fransa’nın güneyine gitmenize gerek yok, Londra’ya çok yakın birkaç büyük Lavanta tarlası var. Mayfield Lavender Field, Hitchin Lavender Field, Kentish Lavender bunlardan en ünlüleri. Hafta içi daha az kalabalık olan bu çiçek bahçelerinde lavantadan yapılmış sabunlar, kurabiyeler, limonatalar gibi farklı ürünler bulabilirsiniz. Yalnız aklınızda olsun. Lavantalar en canlı renkli zamanını Temmuz’da iki haftalık bir dönemde yaşıyorlar, yazın gelişine göre değişiebiliyor bu zaman, erken ya da geç gittiğiniz takdirde lavantaların biraz soluk bir rengiyle karşılaşabilirsiniz, bu yüzden sezonu takip etmeyi unutmayın!

Müzedeki Ay

Bu sezonun en merak uyandıran sergilerinden birisi de, Britanyalı sanatçı Luke Jerram tarafından hazırlanan ve Doğal Tarih Müzesi’nde (Natural History Museum) sergilenmekte olan Museum of the Moon. Birebir NASA fotoğrafları incelenerek oluşturulmuş ve ışıklandırılmış olan bu eser ortamdaki ses efektiyle Ay’da olmak kadar gerçekçi bir etki bırakıyor. Sergiyi gezenlerin yerlere yatarak izlemeyi tercih ettikleri bu görüntü, eminim çocuklar için de unutulmaz bir deneyim olacaktır. Ocak ayına dek görülebilecek bu sergi ücretsiz.

10677_0007
Image Credit to https://bit.ly/2Z87V5O

Deniz mevsimi!

Havanın giderek ısındığı şu günlerde denize girmek iyi bir fikir olabilir. Londra denize girilecek sahillere yakınlığı açısından oldukça şanslı bir şehir. Bunun için bir haftasonunu ayırıp hem civardaki sahil kasabalarını keşfedebilir, hem de denizin tadını çıkarabilirsiniz. Brighton, Camber Sands, Botany Bay, Whitstable, Mersea Island, Hastings Londra’ya bir, iki saatlik mesafedeki bu sahil kentlerinden ve kasabalarından birkaçı. Dilerseniz günübirlik gezilerinizde sahildeki renkli kulübelerden kiralayabilir, deniz manzaralı keyifli bir gün geçirebilirsiniz.

Bunların dışında yaz ayları demek her fırsatta Londra’nın her yerinde bulabileceğiniz parklarda zaman geçirmek demek. Bu geniş yeşil alanlarda piknik yapabilir, açıkhava sinemalarında sevdiğiniz filmleri izleyebilir, oturduğunuz bölgenin lokal etkinliklerine katılabilirsiniz. Yeter ki dışarıda olup nefis havanın tadını çıkarın! Keyifli yazlar diliyorum!

Baharda Londra’da mutlaka görmeniz gereken 5 yer!

Londra’nın en güzel zamanları şimdi başlıyor. Manolyalar, bahar dalları sonrasında gelecek olan mor salkım Londra sokaklarını bahar festivaline çeviriyor. Bu mevsimde Londra’nın herhangi bir sokağında baharın tüm güzelliğiyle karşılaşabilirsiniz ama bahar henüz başlamışken Londra’da muhakkak görülmesi gereken hem ikonik fotoğraflar çekebileceğiniz hem de görmekten keyif alabileceğiniz birkaç yeri paylaşmak istiyorum.

Greenwich Park

Greenwich Park, Nisan başından Mayıs’a kadar ünlü sakura ağaçlarıyla çevrili bir yola ev sahipliği yapıyor. Mutlaka görmenizi, bahar dallarından oluşan bu tünelin içinden geçmenizi, mümkünse altında piknik yapmanızı tavsiye ederim 🙂

Bu yol tam olarak Greenwich Park’ın Blackheath Avenue sokağı üzerinde, parkın tepeye doğru kıvrılan yolu üzerinde. Bu görüntüyü yakalamak için Nisan’da muhakkak uğrayın çünkü biliyorsunuz bahar dalları en iyi ortalama iki hafta kadar bir süre görülür sonrasında solmaya ve çiçekleri dökülmeye başlar. Şu anda da gitmenizi tavsiye etmem çünkü henüz sakura çiçekleri açmadı. (Siz bu yazıyı okurken açmış olabilir :)) Bunu en iyi Instagram’da Greenwich Park’ın lokal paylaşımlarında takip edebilirsiniz ben güncel halini görmek için öyle yapıyorum 🙂

save-new 4

Kew Gardens

Kew Gardens üzerinde de sakuralarla kaplı benzer bir yol var. Bence Greenwich daha görkemli ama yolunuz Kew Gardens’a düşerse buradaki yanına sakuralar dizilmiş yolu da görmenizi tavsiye ederim. Ama zaten bu mevsimde Kew Gardens’ın tümü muhteşem bir görüntüde oluyor.

IMG_6281save-new

St Paul Katedrali

St Paul Katedrali’nin hemen önündeki sakura ağacı da, bahar dallarını fotoğraflamak isteyenler için harika bir görüntü sunuyor. Tam Katedral’in dışında, Carter Lane Gardens olarak da bilinen küçük parkın içinde bu ağaç.

IMG_6257

Chelsea Flower Show

Chelsea Flower Show Birleşik Krallık’ın en prestijli birkaç festivalinden biridir. Burayı gezmek de, katılımcı olarak yer almak da başlı başına bir deneyim. Bir kere bu tarz etkinliklerin organizasyonunun nasıl yapıldığını görmek anlamında da iyi bir deneyim sağlıyor. Aslında bir çiçek ve bahçe düzenlemesi festivali fakat Britanyalıların bahçe düzenlemesini ne kadar sevdiğini gözlemlediyseniz bu tarz etkinliklere de ne kadar değer verdiklerini görebilirsiniz.

Bu sene diğer senelerden farklı olarak Cambridge Düşesi Kate Middleton da bir bahçe düzenlemesine ‘Doğaya Dönüş’ temasıyla katkıda bulunuyor olacak. Bu etkinliğe katılmak için biletlerinizi linkten alabilsiniz: tıktık!

IMG_6280

save-new 6

Chiswick House Gardens Kamelya Sergisi

Chiswick House Gardens, batı Londra’daki çok keşfedilmemiş ve çoğunlukla lokallerin takıldığı parklardan birisi. Mart’dan Eylül’e kadar çiçeklerin açtığı keyifli bir bahçesi var. Fakat özellikle baharda buranın en güzel etkinliklerinden biri, Conservatory bölümünde kamelya sergisi yapılması. Bir kısmı nadide olan bu kamelyaları sadece bahar aylarında olgun hallerinde görebileceğiniz için yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim.IMG_7430IMG_7429IMG_7431

3 Günde Londra Gezisi

Üç gün Londra’nın her yerini görmek için elbette çok az ama mutlaka görülmesi gereken noktaları gezmek için oldukça yeterli. Benim genelde yaptırdığım bir tur bu, çok kez denediğim için gönül rahatlığıyla sizinle paylaşmak istedim. Elbette kendinize göre, ilginize ve enerjinize göre bazı kısımları ekleyip çıkarabilirsiniz.

Hadi başlayalım o halde!

1.Gün:

İlk ve en önemli görülmesi gereken yerlerden biri tabi ki Westminster köprüsü, ve Big Ben (nam-ı diğer Elizabeth Tower). Westminster köprüsünde durup, Big Ben’i arkanıza alarak ikonik bir fotoğraf çektirebilirsiniz. Bu noktada belirtmem lazım ki Big Ben 2021 Ağustos’una kadar tadilatta olduğundan bu süreçte gelirseniz o klasik görüntüyü yakalayamayabilirsiniz.

Big Ben’in ön tarafından Westminster Abbey‘e doğru yürüyüp kraliyet düğünlerinin yapıldığı bu görkemli yapıyı da görebilirsiniz.

Big Ben
Big Ben

Yine Big Ben‘in önünden Birdcage Yolu üzerinde devam edip Londra’nın en güzel parklarından biri olan St.James Park‘ı görebilirsiniz. Burası her mevsim soluklanmak için muhteşem bir park.

Buckingham Palace, tam da burada, St.James Park’ın hemen yanında. Buckingham Palace Kraliçe Elizabeth’in Londra merkezine geldiğinde kaldığı yer. Maalesef bu sarayın içini özel etkinlikler dışında halka açık olmadığından göremiyorsunuz ancak bahçesindeki muhafızların değişim törenini izleyebilir, istediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz 🙂

Buradan sonrasında birkaç rota var alabileceğiniz, isterseniz Hyde Park, Kensington Gardens üzerinden daha batıya, Holland Park ve Notting Hill tarafına geçebilirsiniz. Ya da benim tercih ettiğim şekilde buradan Trafalgar Square’e yürüyüp şehrin merkezine doğru gezinizi sürdürebilirsiniz.

Trafalgar Square Londra’nın en önemli meydanı, gösterilerin, yürüyüşlerin ya da festivallerin yapıldığı yer. O yüzden burayı görmeniz önemli. Bu meydanda iki önemli müze var birincisi National Gallery, ikincisi National Portrait Gallery.

National Gallery‘de Monet’den Rembrandt’a, Van Gogh’dan Michelangelo’ya, dünyaca ünlü birçok sanatçının eserlerinin orijinal halini görebilirsiniz. Burası yüzyıllara ayrılmış şekilde dizayn edildiğinden girişte ücretsiz edinebileceğiniz haritadan en çok görmek istediğiniz kısımları seçip gezebilirsiniz. National Gallery’nin özellikle görülmesi gereken en önemli 30 eser başlığında bir sayfası var, linke tıklayarak ulaşabilirsiniz, TIK TIK!  National Gallery’e giriş ve sürekli sergide olan eserleri görmek ücretsiz, sadece dönemsel sergiler ücretli. Yalnız dikkat, burası epey vaktinizi alabilir. 

National Portrait Gallery‘de ise daha çok portre şeklinde olan yine resim ve heykel formatında eserlerin sergilendiği bir galeri ve evet yine ücretsiz 🙂

Hala yorulmadıysanız buradan yürüyerek Piccadilly Circus‘a geçebilir, Londra’nın Times Square’ini görebilirsiniz. Burası yine büyük mağazaların bulunduğu, alışveriş severlerin çokça ziyaret ettiği, günün her saatinde ve yılın her günü aşırı kalabalık olabilen bir meydan. Yemek yemek için de ideal bir noktadasınız, vejeteryanından burgerine, kebabından veganına, halalinden koşerine, istediğiniz her tarzda ve zevkte yemeği burada bulabilirsiniz.

Piccadilly Meydanı öyle bir noktada ki isterseniz batı yönüne ilerleyip Hyde Park’a, isterseniz kuzey yönüne ilerleyip Soho’ya, doğuya doğru gidip Covent Garden, Leicester Square ya da West End denilen müzikaller ve tiyatrolar bölgesine ilerlemeyi seçebilirsiniz. Bence buraya kadar yürümüşken Leicester Square‘den ilerleyip Covent Garden‘a uğrayabilirsiniz. Burası bir nevi kapalı çarşı, ortamı, dekoru, içindeki restoranlar, binanın ortasında çalan sokak müzisyenlerini dinlemek her zaman keyifli.

light london adverts piccadilly circus
Piccadilly Circus

Neal’s Yard ise Covent Garden’a çok yakın küçük ama renkli ve epey sevilen bir avlu. Bir bakıma pazarlama harikası, çünkü cidden görülesi bir özelliği yok, fakat yine de sevimli buluyorsanız Covent Garden’a beş dakikalık yakınlıkta olduğunu paylaşmış olayım.

Buradan dilerseniz Soho‘ya ve West End denilen müzikaller ve tiyatrolar bölgesine, dilerseniz de alışveriş ve yemek için Oxford Street‘e geçebilirsiniz. Sanırım burda durmam gerek, daha fazla öneri verirsem 2. ve 3. günler gezecek haliniz kalmayabilir :))

2. Gün:

İkinci gün London Eye‘dan başlayıp Southbank denilen Thames Nehri’nin güney kıyısı boyunca yürüyebilir, hem sokak sanatçılarının gösterilerini izleyebilir hem de Waterloo Köprüsü’nün altında açık havadaki eski sahafları gezebilirsiniz.

white and brown sailing ship
London Eye

Köprüden hemen sonra önünden geçeceğiniz Southbank Centre dünyanın en önde gelen gösteri merkezlerinden birisi. İlginizi çekerse etkinliklere bir göz atabilirsiniz.

Eğer Cuma, Cumartesi ya da Pazar günü buradan geçiyorsanız, Southbank Centre’ın hemen arkadaında kurulan sokak pazarında vejeteryan, helal, tatlı gibi türlü seçeneklerle atıştırmalık alabilirsiniz. Sokak pazarı deyip geçmeyin, çok iyi lezzetlerle tanışabilir, en iyi kahveleri buralarda içebilirsiniz!

Kıyı boyu yürüyünce ilk görmeye değer noktalardan biri Tate Modern olucaktır. Sanat’a meraklıysanız birçok önemli eserin sergilendiği ücretsiz sergi alanını gezebilir, dönemsel sergilerde de ilginizi çeken varsa ücretli bir şekilde görebilirsiniz. Lokallerin takıldığı nehir manzaralı kafelerden biri de işte tam burada, Tate Modern’in en üst katında.IMG_3751IMG_3751

Tate Modern’i geçince, sırada 400 yıllık bir bina olan Shakespeare’s Globe geliyor. İçine girmek ücretli, fakat bahçesi ve hediyelik eşya kısmı her yerde olduğu gibi dolaşmaya müsait. Burada tiyatro izlemek isterseniz aylar öncesinden bileti almanız gerek, bilet bulması oldukça zor ve satışa çıkar çıkmaz tükeniyor.

Anchor_Bankside_SE1Yine kıyıdan yürümeye devam ederseniz yolun hafif içe büküldüğü noktada en ikonik publardan biri olan kırmızı pencereli Anchor Bankside‘ı fotoğraflamayı unutmayın!

Buraya kadar henüz birşeyler yemediyseniz, hemen kıyıdan içeri kıvrılınca karşılaşacağınız yine ünlü sokak pazarlarından Borough Market‘te atıştıracak bir şeyler bulacağınıza eminim. Bu pazar artisan özellikte bir sokak pazarı, o yüzden sebze meyve gibi ürünlerin fiyatları oldukça yüksek gelebilir. Fakat dediğim gibi fiyatların fazlalığı burasının artisan ve turistik olmasından, atıştırmalık yiyecekler o kadar pahalı değil.

Borough Market’in hemen dibinde olan Southwark Katedrali de vaktiniz olduğu takdirde görmeye değer bir yapı. Buradanyine nehir kıyısına geçip Londra Köprüsü’nü görebilirsiniz. Köprünün hemen altında devam ederseniz Hay’s Galleria denilen eski ticaret noktalarından biri olan bu yüksek tavanlı binayı görün derim. Burası bana Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele yapısını hatırlatıyor.

Kıyıdan yürümeye devam ettikçe Londra’nın en ünlü yapılarından biri olan Tower Bridge’i (Kule Köprüsü) yavaş yavaş görmeye başlayacaksınız. Tower Bridge‘e yaklaşırken, köprüyü arkanıza aldığınız bir fotoğrafı çekmek için oldukça iyi noktalar bulabilirsiniz. Bu mavi halatlı köprüye yaklaştıkça sağ tarafınızda modern bir yapı olan Londra belediyesini görebilirsiniz.

Sanırım yeterince yoruldunuz, ama hala enerjiniz varsa Tower Bridge üzerinden karşı kıyıya geçip bir de Tower of London’ı görebilir, ikinci günü de burada bitirebilirsiniz. Hadi geri kalanı da bir sonraki güne kalsın o halde. 🙂

3. Gün:

Bugün dilerseniz Hyde Park’ın batısına doğru yönelip renkli evleri, neşeli dükkanlarıyla Notting Hill‘i gezelim. Bunun için trenle Notting Hill Gate istasyonunda inip, buranın en ünlü sokağı olan Portobello Road boyunca yürüyebilirsiniz. Bu yol boyu çeşitli otantik ürünler satan dükkanalar, antikacılar, renkli evler bulabilirsiniz. Hatta ünlü Notting Hill filminin geçtiği sokak ve kitapçı dükkanı bu yol üzerinde. Portobello Road’un özellikle sonlarına doğru birçok kafe ve restoran var birşeyler atıştırabileceğiniz. Eğer sokak pazarına denk gelirseniz baya güzel yiyeceklerle karşılaşabilirsiniz. Sokağın sonlarına doğru olan Electric Cinema ise yine ikonik noktalardan biri. Biraz daha lokallerin takıldığı noktalara doğru gitmek isterseniz 10dk yürüyerek varabileceğiniz Westbourne Grove’u, küçük tasarım butiklerin olduğu bu hoş sokağı keşfedebilirsiniz.

img_0312Eğer bir müzeseverseniz Notting Hill’den bir otobüs ya da trenle Londra’nın en çok ziyaret edilen ve sevilen müzelerini gezmeye geçebilirsiniz. Victoria& Albert Museum, Natural History Museum ve Science Museum hem ücretsiz hem de farklı bir müze deneyimi yaşamanız için ideal. Özellikle çocuklarınızla geziyorsanız her yeri atlayıp bu müzeleri önceleyebilirsiniz, onları geliştirecek bir deneyim yaşayacaklarına eminim.

Yok ben müze sevmem, yiyeyim içeyim alışeriş yapayım derseniz o zaman size Kensington High Street’e doğru yürümenizi önerebilirim. Biraz uzak olabilir, o yüzden otobüsle gitmeyi seçin. Alışveriş sevmeyenler, havanın ve büyük yeşil parkların tadını çıkarmak isteyenler ise Kensington Palace‘ın içinde olduğu Kensington Gardens‘a gidebilir. Kensington Palace’ın kendi kafesinde beş çayı içebilir ya da herhangi bir yerden aldığınız atıştırmalığı parkta yayılarak yiyebilirsiniz.

Hala yorulmayanlar ise Kensington Gardens’a bitişik olan Hyde Park‘a geçebilir, Speakers’ Corner denilen özgürce konuşulan bölgeyi, Peter Pan ve Prenses Diana heykelini görebilir, Hyde Park’ı özgürce keşfedebilirsiniz.

Not: Londra genel olarak güvenli bir şehirdir ancak yine de nolur nolmaz lütfen kalabalık ortamlarda kıymetli eşyalarınızı iyi koruyun, telefonunuzu çok güvenli değilse cebinize koymayın, çantanızı kollayın.

Umarım sizin için çok keyifli bir gezi olur!

Gezerseniz ve yazım size yardımcı olursa beni haberdar edin, sevineyim 🙂

İki Günde Belfast Gezisi, Londra’dan Belfast’a!

Bende şöyle bir ruh hali var, uzun süre bulunduğum yerden farklı bir yere hareket etmeyince huysuzlaşıyorum. Seyahat bir ihtiyaç adeta. En parasız, en keyifsiz zamanlarımda bile bir otobüs bileti alıp şehrin daha önce görmediğim bir noktasını görmeye gittiğimi bilirim, çünkü budur bana iyi gelen…

Öyle bir anda aldım bu bileti, huysuz, keyifsiz ve parasızdım alırken. Ama ruhumun ihtiyacını karşılamalı, kendimi olduğum olumsuz moddan çıkaracak hamleyi yapmalıydım. Ayıptır söylemesi £10 a aldım biletleri. Bir de zor gibi görünen şeyleri ucuza almak yok mu, marifet bir işi başarmış gibi akıllı hissettiriyor insana 🙂

img_7326
Belfast, Kuzey İrlanda

img_6907

1.Gün

Salı sabahı Londra Stansted havalimanından Belfast International Airport’a iniş yaptık. hava ılık ama kapalıydı ilk başta, fakat sonra parçalı bulutluya döndü de güneş gösterdi yüzünü arada.

Belfast’a vardığımızda hava yağmurluydu. İki günümüz olduğu için ilk gün Hop on Hop off turu almanın ve şehri kısaca gezmenin mantıklı olduğunu düşündük. Zaten şehir çok büyük olmadığı için 2-3 saatte biten bir turdu. Sabahtan bu turu alınca öğleden sonrayı görmek istediğimiz diğer kısımlara ayırdık.

Belfast küçük bir şehir olduğundan merkezdeki görülecek yerler çok fazla zaman almıyor. Tur sırasında Titanik Museum’u, Parlamento Binası’nı, St George Market’i, Lagan Nehri’ni (River Lagan), St Anne Katedralini, Belfast Kalesi’ni, Queens University’i, Belfast Barış Duvarı ve diğer ünlü duvar resimlerini görmüş olduk. Biz tur otobüsünden hiç inmedik, çünkü hava hem yağışlı ve soğuk hem de çoğu yer otobüsten görünce yetecek türdeydi. Tüm ünlü duvar resimlerinin fotoğraflarını çekme gibi bir hedefimiz olmadığı için bu büyük çoğunluğu duvar resimlerinden oluşan turden inme gereği de duymadık.img_7175

img_6994
Belfast Castle

img_7006

Belfast’ta en çok dikkatimizi çeken görüntülerden biri politik graffitiler oldu. Bir zamanlar sıcak çatışma bölgesi olduğu için havada hala asılı duran bir gerginlik var sanki. Duvar çizimleri, belli yerlerdeki çatışma izleri bu gerginliği belli ediyor. Fakat Belfast’ı yalnızca bunlarla anmak haksızlık olur. Neticede siyasal olmasa da fiziksel parçası olduğu İrlanda zengin ve dünyanın eski kültürlerinden biri. Ben eskiden beri çok severim İrlanda’yı zaten, bir kere bize Cranberries’i, U2’u vermiş topraklar, sevilmez mi!

Öğleden sonra Belfast’ın ünlü Fish& Chips cilerinden biri olan merkezdeki Manny’s Fish and Chips’e gittik ve muhteşem bir balık yedik. Eğer merkezde iyi bir balıkçı arıyorsanız kesinlike tavsiye ederim.

Yemekten sonra içecek birşeyler alıp Shaftesbury Avenue’daki Airbnb’mize gittik. Kaldığımız yer temiz, rahat ve sakindi. İkinci gün Belfast’ın dışına çıkacağımız için erkenden dinlendik.img_6978img_7017img_7021img_7040img_7041

img_7105
Airbnb ile kaldığımız ev

2. Gün

İkinci gün oldukça erken başladı. Duymuşsunuzdur İrlanda’nın Soda Bread’i pek ünlü. Biz de kahvaltıda halis mulis eski usul yapan güzel bir yerde ‘bread and butter’ yemek istedik ve merkezde otantik bir fırın bulduk. O kadar lezzetliydi ki yanımıza paket yaptırıp Londra’ya bir çanta soda bread getirdik 🙂 Fırındakiler aldığımız soda breadleri ısıtıp arasına tereyağı sürüp yanına çay da verdiler ki daha basit ama mutluluk verici bir kahvaltı düşünemiyorum. Tıka basa yedik Allah affetsin. Artık Belfast’ın dışında uzun bir yolculuğa hazırdık.

img_7152img_7138

img_7159
İçeri girip, şu fotoğrafı çekip çıktığım merkezde bir kafe 🙂

Belfast’ın kuzeydoğusu boyunca ‘Causaway Coastal Route’ olarak adlandırılan dünyanın en iyi sahil rotalarından biri olan bu yola koyulduk. Haritayla göstermek daha kolay olacağından buraya resmi sitesinden aldığım haritayı ekliyorum:

ccrrevisedmap

Biz bu yolda gösterilen 1 numaralı noktadan 19 numaralı noktaya kadar gittik. Gerçekten görülesi muhteşem bir rota. Ama bence turla değil arabayla gidilmeli bu rota üzerinde. Sahil yolu çok dar ve sapa, açıkçası ustalık istiyor fakat kendinize güveniyorsanız arabayla bu yolu deneyebilir, istediğiniz yerde durup muhteşem fotoğraflar çekebilirsiniz. Manzaralar gerçekten tam da filmlerdeki gibi 🙂

Bu arada tur fiyatları £25- £35 arası değişiyor Belfast dışına yapılan turlarda. Turun kaç günlük olduğu ve hangi bölgeleri içerdiğine göre değişiyor. Biz Carrick-a-rede, Giant’s Causeway ve Game of Thrones’un çekimlerinin yapıldığı yerlerden biri olan Dark Hedges‘i içeren bir tur aldık. Şunu aklınızda tutmanızda fayda var ki tur biletini, şehir merkezindeki turist merkezinin önündeki tur organizatörlerinden alıyorsanız kesinlikle pazarlık edin, çünkü kolayca indirim yapıyorlar 🙂

İlk durak Carrickfergus Castle‘dı, kalenin içini hızlıca gezip birkaç fotoğraf çektik. Grupla hareket ettiğimizden biraz hızlı davranmak gerekiyor ama bence çok da vakit ayırmaya gerek yoktu zaten.img_7210img_7201

Ana hedef Giant’s Causeway olduğu için bizim tur şöförü Carrick-a-Rede Rope Bridge’e kadar hiç durmadan bastı. Burada hava açmıştı ve manzara müthişti. Carrick-a-Rede iki kara parçası arasında yüzyıllardır kullanılagelen bir halat köprü, isteyenler ücret karşılığı geçebiliyor, bana pek bi numarası yok gibi geldi, ordan geçmek yerine manzarayı fotoğraflamayı tercih ettim 🙂

img_7334

img_7322
Carrick a Rede, Belfast

img_7311

img_7248
Causeway Coastal Route

Burdan sonra Giant’s Causeway‘e geçtik. Burası hakikaten büyülü bir yerdi. Ben zaten inanırım hemen magic filan 🙂

Giant’s Causeway Unesco World Heritage listesinde bir doğal oluşum, Kuzey İrlanda’nın en cazip görüntüsü. Denizin tam kıyısında yaklaşık 45.000 adet altıgen şeklinde arı peteği gibi birbirinin yanına dizilmiş taşlardan oluşuyor. Tam olarak nedeni bilinmede de volkanik patlama sonucu oluştuğu tahmin ediliyor. Bir de tabi yerlisinin inandığı mistik bir efsane de var. Sebebi ne olursa olsun gezegenimiz gerçekten gizemlerle dolu! Eğer yolunuz düşerse bence kesinlikle görmelisiniz.

img_7473
Giant’s Causeway, Belfast

img_7435img_7419img_7417img_7412img_7398

img_7391
Kuzey İrlanda

img_7381

Vee Game of Thrones’un çekildiği Dark Hedges

Burası Game of Thrones dizisinin çekildiği ikonik yerlerden biri. Dizi dünyanın bir çok yerinde çekiliyor aslında, burası dizide Kings Road olarak geçen yol. Burayı bu kadar büyülü yapan 18.yüzyılda dikilmiş olan ‘hedge’ denilen kayın (ya da akgürgen) ağaçlarının yolu çevrelemiş olması. Biz kıştan yeni çıkmışken görmüş olduk ama bence bu ağaçlar yeşillendiğinde burayı görmek başka güzel olur.

img_7488
Game of Thrones, Dark Hedges

Belfast’a dönüş yolunda bir yerde yarım saat yemek molası verdik ve lokal bir dağ restoranında sıcacık bir çorba içtik. Burada içtiğim pırasa çorbasını ve yanındaki tam buğday ekmeğini hiç unutmayacağım sanırım. Dışarısı buz gibi rüzgarlıyken nasıl iyi geldi bu çorba!

Havalimanı Belfast’a varmadan önce yol üstünde olduğu için biz tur otobüsünden en yakın noktada bizi indirmesini rica ettik. Ayrıca şöför indiğimiz noktadan bizi havalimanına götürmesi için bir taksi de ayarladı, bizim gibi bir çift daha vardı onlarla birlikte taksiyle havalimanına geçtik, çok makbule geçti doğrusu, taksi ücretini de yine onlarla paylaşarak ödedik, epey mantıklı oldu, aklınızda olsun tur şöförleri böyle ayarlamalar yapabiliyor.

img_7365
Dünyanın en güzel pırasa çorbası

img_7361img_7376img_7374img_7373

Bir daha gitsem…

  • Belfast şehir içine daha az zaman ayırıp daha uzaklara giderdim.
  • Causeway Coastal Route’u baştan başa arabayla gezerdim.
  • Kesinlikle Glen of Antrim’i arabayla keşfederdim.
  • Dark Hedges’i yaz aylarında, ağaçların yeşerdiği zaman da görmek isterim.

Umarım bu yazı Belfast’a gitmek isteyenler için faydalı olur ve umarım giderseniz oraları seversiniz.

Keyifli gezmeler!

Neden Sütlü Çay?

Bu yazımda İngiliz çayının neden sütlü içildiğini ve nasıl içildiğini paylaşmak istiyorum.

Aslında İngiliz çayı, bu çayın İngiltere’den geldiği anlamında kullanılmıyor. Zaten İngiltere’de doğal ortamda çay yetişmiyor. Sadece Cornwall bölgesinde çok az bir alanda yetiştirilmesi yapılıyor, o da mikroiklim ortamı oluşturarak sağlanıyor. İngiliz çayı aslında tamamen Sri Lanka, Hindistan gibi doğu Asya ülkelerinden geliyor.

1569927369803917127qQMvGKic

İlk sütlü çayı 17.yüzyılda bir Fransız kadın Paris’te sunmuş misafirlerine. Sütlü çay modasını başlatan oymuş. Ama zaten sütlü çayı sadece Fransızlar, Britanyalılar içmiyor, Asya ülkelerinden birçok ülke çayı sütlü içiyor. Hatta Bangladeşli komşumda gördüğüm şekliyle Bangladeşliler, çayı direk sütün içinde kaynatarak demliyorlar.

Peki neden süt katıyorlar?

Bunun üç temel sebebi var:

  1. Öncelikle çaya ilk süt koyma sebebi fincanların çatlamasını önlemekti. 18. ve 19.yüzyıllarda çay içilen porselenler ısıya dayanıklı olmadıklarından fincanı ısıya alıştırmak için önce soğuk sütü fincana koyup sonrasında sıcak çayı ekliyorlardı. Böylece fincanlar çatlamıyor, keyifler kaçmıyordu. 🙂
  2. İkinci sebep, İngiliz çayı, burada English Breakfast Tea’yi kast ediyorum, diğer çaylara göre daha acı bir tatlardan oluşan bir karışıma sahip. Yani içine tadı yumuşatacak birşey katmadan içmesi gerçekten kolay değil. Hem çayın acılığını almak, hem içimini yumuşatıp daha kremalı bir tada ulaşmak için süt ekleniyor.
  3. Alışkanlık. Evet, biz nasıl kendi çayımızı sütsüz içmeye alıştıysak, Britanyalılar da çayı sütle birlikte tanıdıkları için sütle içiyorlar.

Siz hiç sütlü çay denediniz mi? Peki, sevdiniz mi?

Fikirlerinizi merak ediyorum. Umarım yazım faydalı olmuştur. Sevgiler.d892b7a24f6de8ee52e161408ef85ae6

Sonbahar’da Londra’nın en güzel 6 yeri!

Sonbahar Londra’da başka güzel, mevsimin kendi doğası ve ışığı bir yana bir de şehri süsleyen festival havası muhteşem bir geçiş hissettiriyor.

Doğadaki dönüşümün yanı sıra dükkanların ve evlerin de Sonbahar’a uygun dekore edilmesi ayrıca keyif veriyor. Havanın iyiden iyiye soğuduğu bu günlerde renkli sokaklarda ve sarıdan turuncuya dönen parklarda gezmek en sevdiğim aktivite. Buranın Eylül’ünü de Ekim’ini de bir başka seviyorum. Bu sene biraz geldi geçti sanki ama bitmeden görmeniz gereken harika yerleri gezip derledim sizin için.

Kynance Mews

İki sene önce Virginia Creeper bir sonbahar günü adlı bir sarmaşık türüyle tanıştım. O gün bugündür Ekim’de bu sarmaşığın renk geçişlerini görmek için sabırsızlanıyorum. En az ilkbahar kadar heyecan verici geliyor bana bu görüntü. Bu sokakta bu sarmaşığın en ünlü görüntülendiği yerlerden biri. Gerçekten muhteşem değil mi?

Les Senteurs Perfumery

Muhakkak görmüşsünüzdür, Londra’da bir çiçekli dükkan furyası var. Bu dükkan da vitrinini çiçeklerle süsleyip ses getiren reklam yapmayı başaran dükkanlardan biri. Geçen sene ilkbaharda çiçeklerle süslemişlerdi vitrinini, şimdi de Sonbahara’a uygun dekore etmişler. Ben bayıldım, zaten çiçekli her şeye bayılırım da 😄, Sizce nasıl?

Peggy Porchen

Aslında buranın pek bayıldığım bir tarafı yok. Instagram fenomeni olmasından mıdır nedir hatta itici bile gelmeye başladığını söyleyebilirim başıma bir iş gelmeyecekse, ama şu balkabağından süsleri sevdim, bir de önünden geçmişken çekeyim dedim işte 😛 önünde inanılmaz bir içeriye girme sırası, sürekli bir fotoğraf çekme olayı ne bileyim biraz itiyor beni sanırım..

Wild Things Flowers

Bir başka Instagram ünlüsü dükkan ama bu sefer hak ediyor bence, çünkü çiçekçi! 🙂 Benim gibi iflah olmaz bir çiçekseverin mevsimlik tavaf edebileceği bir yer. Aslında küçücük bir yeri var içeride ama zaten içerisi değil dışarıdaki sezona uygun süslemeleri, su dolu eski tip bir kovanın içinde yüzen çiçekleri buranın en görülesi noktası. Sonbahara uygun balkabaklarıyla süsledikleri bu görüntüyü ben çok sevdim, o kadar sevdim ki ayrılıp gidemedim başından, bi görün isterim 🙂

Dalloway Terrace

Bu kafe her sezon teras kısmını sezonun renkleriyle ve temalarıyla süslemesiyle ünlü. Ben bu Sonbahar’da gitme fırsatı bulamadım ama gitmek isteyenler için yine de eklemek istedim listeye. Gitmeden önce randevu lamanız gerektiğini de hatırlatmakta fayda var.

dalloway-terrace-autumn-2018-1-highres-1538751276.jpgBu fotoğraf Harper’s Bazaar DErgisinin online sayfasından alınmıştır, tüm hakları Harper’s Bazaar’a aittir.

Dominique Ansel Bakery

Dominique Ansel fırıncısının böyle atraksiyonlara ihtiyacının olmadığı bir ünü var aslında. Tam bir başarı hikayesi var bu fırının ve ben burayı en çok o ilham verici hikayesi sebebiyle seviyorum AMA, bu sene yaptıkları giriş dekorasyonları da tam önünde gidip fotoğraf çekilmelik.

Benim Sonbahar’da Londra listemde bu mekanlar var, umarım seversiniz. Sizin de vakit geçirmekten keyif aldığınız mekanları aşağıda yorum olarak benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Hem başkaları da görmüş ve faydalanmış olur, sevgiler! 🙂

‘Charity Shop’ nedir?

Charity shop kavramı gelişmiş ülkelerde gördüğümüz eşyayı ikinci, üçüncü el olarak geri dönüşümlü kullanma sistemi.

Peki sistem nasıl işliyor?

Siz kullanmadığınız herhangi bir kıyafet, ev eşyası, oyuncak, mobilya, kitap gibi bir ürünü bu dükkanlara ücretsiz bağışlıyorsunuz. Bildiğiniz, poşeti doldurup kapıdan ‘donation! diye bırakıp gidiyorsunuz. Bu dükkanlar her türlü eşyayı ücretsiz bir şekilde alıyor, kullanılabilir olanları temizliyor, kullanılamaz olanları atık olarak ayırıyor. Bazı kıyafetleri ütülüyorlar. Bir dönem bir Charity shop’da ütücü olarak gönüllü çalışmışlığım var 🙂 Sonrasında uygun şekilde fiyatlandırıp satıyorlar. Gelirini de yardım yaptıklarını iddia ettikleri kurumlara gönderiyorlar. Bu kimi zaman hayvanlar için çalışan bir kurum olabilir, kimi zaman Afrika’da su kuyuları açmayı hedefleyen bir yardım kuruluşu olabilir, kimi zaman kanser hastalığıyla mücadele eden kişilere yardım olabilir kimi zaman da Bosna Hersekliler dayanışma derneği gibi son derece spesifik olan gruplar için de çalışıyor olabilir. Hatta siz de faydası olacağını düşündüğünüz bir yardım kuruluşu kurabilir bununla ilgili bir charity shop açabilirsiniz.

Devlet bu kurumları tüketimi azalttıkları için. geri dönüşüm sağladıkları için, istihdam alanı yarattıkları için ve ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmada devletin yükünü azalttıkları için acayip destekliyor. Mesela bu dükkanlar kiralarının çok az bir kısmını ödüyorlar. Genel olarak vergide indirim alıyorlar. Velhasıl çok işlevsel gerçekten ve büyük bir boşluğu dolduruyorlar.

Eğer bu dükkanları ilk görüşte tanıyamazsanız diye birkaç Charity Shop ismi vereyim:

En ünlülerinden Cancer Research, Oxfam, British Heart Foundation, RSPCA, Peace Hospice tabelasını gördüğünüz dükkanlar bilin ki charity shop’dur. Bunun dışında çok daha lokal olarak mesela sadece deri hastalıkları için çalışan ve tek bir şubesi bulunan charity shop’lara da rast gelebilirsiniz.

Charity Shop’dan alışveriş yapmayı neden seviyorum?

  1. Kitap konusunda acayip doyurucu buluyorum, hem çocuk kitapları hem yetişkin kitapları hem de ilgi alanlarımla ilgili acayip bir kitap deryası bu dükkanlar.
  2. Sürprizlerle dolu, içeriye bir giriyorsun ne var ne yok hiç bir fikrin yok, bu harika değil mi? Bir de eskilere ait o hoş tasarımlı tabaklar, çanaklar pek kıymet görmediği için buralara düşüyor, onları bulmak hazine avı gibi 🙂
  3. Ucuz. Ucuz derken sadece fiyat olarak bakmamak lazım diye düşünüyorum, sürdürülebilirlik açısından bir malın değerini, ikinci kez kullanıldığındaki değerini de ödemek gayet mantıklı. Ayrıca tasarım ürünler bulduğunuzda ‘ucuz’ tam kelime manasıyla hak ediyor.
  4. Çevreye korumaya katkısı var. Sanırım bu en geçerli sebep bu dükkanlardan alışveriş yapmak için. Zira büyük bir israf var dünya genelinde, sürekli tüketiyoruz ve tükettiklerimizin atıkları gezegenimizi yaşamı tehdit edecek kadar etkiliyor. Bu yüzden yeni bir ürün almaktansa zaten üretilmiş, kullanılmış birşey almak beni hiç gocundurmuyor, aksine çevreye yeni bir zarar vermemi önlediği için iyi bile hissettiriyor.
  5. Özellikle bebek eşyası, çocuk oyuncakları ve çocuk kitapları konusunda acayip karlı alışverişler yapabilir, bebek ve çocukla ilgili aradığınız her şeyi bebek-çocuklara özgü dükkanlarda bulabilirsiniz.

Ara ara bu dükkanlarda neler bulduğumu, sizin de neler bulabileceğinizi ve en sevdiğim tasarım charity shop dükkanlarını paylaşıcam.

Sizin hiç Charity Shop deneyiminiz oldu mu? Neler aldınız, ya da almayı seviyorsunuz bu dükkanlardan?

Beni Instagram’dan ve Facebook’dan takip etmeyi unutmayın!

https://www.instagram.com/acemilondoner/

https://www.facebook.com/acemilondoner

Not: Bu yazıda gördüğünüz her ürünü bu dükkanlardan aldım 🙂

img_0629img_0630img_0633img_0628

İngiltere’deki Eğitim Sistemi ile İlgili Bilmeniz gerekenler ve Tavsiyeler

 

İngiltere’ye sonradan geldiyseniz ve okul çağı çocuğunuz varsa bu yazı sizin için önemli olabilir. İngiltere Eğitim sistemini kabaca ilk yazımda bahsetmiştim. Okumak için lütfen tıklayın.

Bu yazıda daha çok kişisel deneyimlerimi, gözlemlerimi ve nacizane tavsiyelerimi paylaşacağım. Bunları ne çeşit bir deneyime dayanarak paylaştığımı merak ediyorsanız da kısaca açıklayayım; Türkiye’de eğitim üzerine eğitim almış ve İngilizce öğretmenliği yapmış daha sonra buraya göç edince devlet okullarında (hem secondary hem de primary) öğretim asistanlığı yapmış ve halen özel öğretmenlik yaparak öğrencilerim üzerinden sistemi öğrenmekte olan biriyim. Özellikle okullarda çalışmanın büyük bir deneyim olduğunu düşünerek yıllarca kendimce aldığım notları sizlerle paylaşmanın faydalı olabileceğini düşünüyorum.

İlk önce en önemli bilmeniz gereken çok çok önemli konu her okulun bünyesinde bulunan Inclusion Department, yani kaynaştırma departmanı. Buraya sonradan geldiyseniz, çocuğunuzun okul tarafından İngilizce takviye talep edebileceği departman burası. İngilizce takviyesi gereken öğrencilere EAL (English as an Additional Language) deniyor. Bu departman aynı zamanda SEN denilen özel eğitim desteğine ihtiyaç duyan öğrencilere de destek oluyor, Teaching Assistant denilen bir öğretim asistanı temin ediyor. Bu asistan öğrencinin gün boyu ihtiyaçlarını karşılıyor ve böylelikle sınıftaki öğretmenin üzerine de ekstra bir yük binmemiş oluyor. O kadar güzel işleyen bir sistem ki bu benzerinin Türkiye’de yapılmasını çok isterdim. Çünkü özel eğitim öğrencilerine kesinlikle özel destek gerekiyor ve bu çocuklarla doğru şekilde ilgilenildiği takdirde yüzde 80-90 civarı başarı sağlanıyor. Özel eğitim konusunda yeterince farkındalığımız olmadığını düşünüyorum, mesela bir çocuk kendi ülkesinden yeni geldiğinde sadece dil anlamında değil genel anlamda uyum sorunları yaşayabiliyor ya da kendini yalnız hissedebiliyor. Böyle durumlarda da öğretmenlerle ya da okul yönetimiyle konuşup bu tür destekler alabilirsiniz.

Dil takviyesini ayrıca inceleyecek olursak, öğrenci ilkokul seviyesinde yeni geldiyse çok temel düzeyde bir İngilizce takviye sağlıyorlar, bu konuda beklediğinizi bulamayabilirsiniz. Öğrencinin çok fazla üzerine düşüp illa hızlıca öğrensin modunda yaklaşmıyorlar. Biraz daha çocuğun sosyal ve okul ortamında dilini geliştirmesini bekliyorlar ve akademik olarak çok da yüklenmiyorlar. Bu yüzden en önemli ikinci tavsiyeyi burada vereceğim. Lütfen çocuğunuzun İngilizce öğrenmesini okul dışında da destekleyin, sadece okula gitmesinin ilk aşamada yetmeyebileceğini kabullenin. Tabi ki çocuğa göre değişen bir durum bu ama benim genel gözlemim dışardan desteğin gerektiği. Bunu okul dışı çeşitli aktivitelere katılmasını sağlayarak, bol miktarda kitap okuyarak (başta sizin ona okumanız çok faydalı olacaktır), İngilizce çizgi film izleyerek, okul dışı arkadaş ortamı oluşturarak destekleyebilirsiniz. (Gerekirse İngilizce ders dahi aldırabilirsiniz, çünkü phonic denilen seslerin ve kelimelerin okunuşu eğitimi bazı yaş grupları için kritik olabiliyor. Ya da gramer konusunda takviyeye ihtiyaç duyabilir çocuğunuz.) Tabi sizin yaklaşımınız, kendinizi geliştirme isteğiniz çocuğunuzun sosyal öğrenmesiyle çoğunlukla doğru orantılı olacaktır. Bu yüzden kendiniz de olabildiğince sosyal olmaya çalışın.

Gözlemlediğim en kritik aşamalardan biri, ilkokul birinci ve ikinci sınıfta öğrencinin okuma-yazma ve phonics denilen ses dizilimine, kelimelerin okunuşuna dair derslerini takip etmeniz, her gün verilen materyallerle tekrar yapmanız, her gün eve gönderilen okuma kitapları bitirmeniz ve eksizsiz bir şekilde ödevlerini tamamlatmanız. Bu çok sancılı bir dönem olabilir, burada doğup büyüyen çocuklar dahi zorlanabiliyor, değil ki yeni gelen zorlanmasın. Ama velilerin ihmal ettiği bir nokta çocuğun günlük alıştırmalarının takibi oluyor. Kimseyi rahatsız hissettirmek istemem ama inanın ki öğretmen olarak yaşadığım genel problem 3. ve 4. sınıfta çalışmaya başladığım çocukların hemen hepsinde 1. ve 2. sınıftaki takibin, okuldan eve gönderilen alıştırmaların ciddi çalışmayla yapılmaması ve kitapların okunmaması oluyor. İnanın buna özen gösterirseniz ileride çocuğunuzun çok daha kolay bir eğitim hayatı olur.

İkinci en kritik dönem 5.sınıf, çünkü bu yılda ortaokulun temelini oluşturacak konuları öğreniyorlar, yine öğrenmesini takip edip, öğrendiklerinin alıştırmasını yaptığından emin olun. CGP, Bond gibi yayınevlerinin sınıflara göre ayrılmış İngilizce ve Matematik destek kitapları var, bunları herhangi bir kitapçıdan edinip haftalık alıştırmalar şeklinde yaptırabilirsiniz, çok faydası olacaktır. Ayrıca 5. sınıfta iyi bir temel hazırlaması için çocuğunuza yardımcı olmanız 6. sınıfın sonunda gireceği SAT seviye belirleme sınavı için de çok yararlı olup iyi bir seviyede sonuç almasını sağlayabilir.

Diğer bir konu sosyal olarak çocuğunuzun kendini iyi hissettiği bir ortamda olması ‘Bullying’ denen zorbalık UK’de okullarda önlenmeye çalışılan bir durum.  Aksanı yüzünden, görünüşü yüzünden ya da herhangi bir sebepten bazen çocuklar diğer çocuklar tarafından zorbalığa maruz kalabiliyor. Bu tabiki buraya özgü bir durum değil, dünyanın her yerinde bu tip olaylar okullarda olabiliyor. Ancak UK’de bununla ilgili zorbalık yaptığı kesinleşen bireylere ciddi yaptırımlar uygulanıyor. Bu yüzden çocuğunuz bu konuda herhangi bir olumsuzluk yaşarsa doğrudan öğretmenleriyle ve yönetimle iletişim kurmaktan çekinmeyin, önemsiz görüp akışına bırakmayın.

Genel olarak öğrenciler okul defterlerini okulda bırakıyorlar, eve yalnızca ödev defteri geliyor. Çocuğunuzu genelde bu ödev defteriyle takip ediyorsunuz. Ödevler haftada bir veriliyor ve birkaç gün içerisinde teslim edilmesi bekleniyor. Veli toplantılarında çocuğunuzun derste kullandığı defterleri görebilirsiniz, genelde bakmanız için izin veriyorlar. Bu defterlere göz atıp neler öğrendiğini kontrol edebilirsiniz.

Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar, umarım işinize yarar, sevgiler.