3 Günde Londra Gezisi

Üç gün Londra’nın her yerini görmek için elbette çok az ama mutlaka görülmesi gereken noktaları gezmek için oldukça yeterli. Benim genelde yaptırdığım bir tur bu, çok kez denediğim için gönül rahatlığıyla sizinle paylaşmak istedim. Elbette kendinize göre, ilginize ve enerjinize göre bazı kısımları ekleyip çıkarabilirsiniz.

Hadi başlayalım o halde!

1.Gün:

İlk ve en önemli görülmesi gereken yerlerden biri tabi ki Westminster köprüsü, ve Big Ben (nam-ı diğer Elizabeth Tower). Westminster köprüsünde durup, Big Ben’i arkanıza alarak ikonik bir fotoğraf çektirebilirsiniz. Bu noktada belirtmem lazım ki Big Ben 2021 Ağustos’una kadar tadilatta olduğundan bu süreçte gelirseniz o klasik görüntüyü yakalayamayabilirsiniz.

Big Ben’in ön tarafından Westminster Abbey‘e doğru yürüyüp kraliyet düğünlerinin yapıldığı bu görkemli yapıyı da görebilirsiniz.

Big Ben
Big Ben

Yine Big Ben‘in önünden Birdcage Yolu üzerinde devam edip Londra’nın en güzel parklarından biri olan St.James Park‘ı görebilirsiniz. Burası her mevsim soluklanmak için muhteşem bir park.

Buckingham Palace, tam da burada, St.James Park’ın hemen yanında. Buckingham Palace Kraliçe Elizabeth’in Londra merkezine geldiğinde kaldığı yer. Maalesef bu sarayın içini özel etkinlikler dışında halka açık olmadığından göremiyorsunuz ancak bahçesindeki muhafızların değişim törenini izleyebilir, istediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz 🙂

Buradan sonrasında birkaç rota var alabileceğiniz, isterseniz Hyde Park, Kensington Gardens üzerinden daha batıya, Holland Park ve Notting Hill tarafına geçebilirsiniz. Ya da benim tercih ettiğim şekilde buradan Trafalgar Square’e yürüyüp şehrin merkezine doğru gezinizi sürdürebilirsiniz.

Trafalgar Square Londra’nın en önemli meydanı, gösterilerin, yürüyüşlerin ya da festivallerin yapıldığı yer. O yüzden burayı görmeniz önemli. Bu meydanda iki önemli müze var birincisi National Gallery, ikincisi National Portrait Gallery.

National Gallery‘de Monet’den Rembrandt’a, Van Gogh’dan Michelangelo’ya, dünyaca ünlü birçok sanatçının eserlerinin orijinal halini görebilirsiniz. Burası yüzyıllara ayrılmış şekilde dizayn edildiğinden girişte ücretsiz edinebileceğiniz haritadan en çok görmek istediğiniz kısımları seçip gezebilirsiniz. National Gallery’nin özellikle görülmesi gereken en önemli 30 eser başlığında bir sayfası var, linke tıklayarak ulaşabilirsiniz, TIK TIK!  National Gallery’e giriş ve sürekli sergide olan eserleri görmek ücretsiz, sadece dönemsel sergiler ücretli. Yalnız dikkat, burası epey vaktinizi alabilir. 

National Portrait Gallery‘de ise daha çok portre şeklinde olan yine resim ve heykel formatında eserlerin sergilendiği bir galeri ve evet yine ücretsiz 🙂

Hala yorulmadıysanız buradan yürüyerek Piccadilly Circus‘a geçebilir, Londra’nın Times Square’ini görebilirsiniz. Burası yine büyük mağazaların bulunduğu, alışveriş severlerin çokça ziyaret ettiği, günün her saatinde ve yılın her günü aşırı kalabalık olabilen bir meydan. Yemek yemek için de ideal bir noktadasınız, vejeteryanından burgerine, kebabından veganına, halalinden koşerine, istediğiniz her tarzda ve zevkte yemeği burada bulabilirsiniz.

Piccadilly Meydanı öyle bir noktada ki isterseniz batı yönüne ilerleyip Hyde Park’a, isterseniz kuzey yönüne ilerleyip Soho’ya, doğuya doğru gidip Covent Garden, Leicester Square ya da West End denilen müzikaller ve tiyatrolar bölgesine ilerlemeyi seçebilirsiniz. Bence buraya kadar yürümüşken Leicester Square‘den ilerleyip Covent Garden‘a uğrayabilirsiniz. Burası bir nevi kapalı çarşı, ortamı, dekoru, içindeki restoranlar, binanın ortasında çalan sokak müzisyenlerini dinlemek her zaman keyifli.

light london adverts piccadilly circus
Piccadilly Circus

Neal’s Yard ise Covent Garden’a çok yakın küçük ama renkli ve epey sevilen bir avlu. Bir bakıma pazarlama harikası, çünkü cidden görülesi bir özelliği yok, fakat yine de sevimli buluyorsanız Covent Garden’a beş dakikalık yakınlıkta olduğunu paylaşmış olayım.

Buradan dilerseniz Soho‘ya ve West End denilen müzikaller ve tiyatrolar bölgesine, dilerseniz de alışveriş ve yemek için Oxford Street‘e geçebilirsiniz. Sanırım burda durmam gerek, daha fazla öneri verirsem 2. ve 3. günler gezecek haliniz kalmayabilir :))

2. Gün:

İkinci gün London Eye‘dan başlayıp Southbank denilen Thames Nehri’nin güney kıyısı boyunca yürüyebilir, hem sokak sanatçılarının gösterilerini izleyebilir hem de Waterloo Köprüsü’nün altında açık havadaki eski sahafları gezebilirsiniz.

white and brown sailing ship
London Eye

Köprüden hemen sonra önünden geçeceğiniz Southbank Centre dünyanın en önde gelen gösteri merkezlerinden birisi. İlginizi çekerse etkinliklere bir göz atabilirsiniz.

Eğer Cuma, Cumartesi ya da Pazar günü buradan geçiyorsanız, Southbank Centre’ın hemen arkadaında kurulan sokak pazarında vejeteryan, helal, tatlı gibi türlü seçeneklerle atıştırmalık alabilirsiniz. Sokak pazarı deyip geçmeyin, çok iyi lezzetlerle tanışabilir, en iyi kahveleri buralarda içebilirsiniz!

Kıyı boyu yürüyünce ilk görmeye değer noktalardan biri Tate Modern olucaktır. Sanat’a meraklıysanız birçok önemli eserin sergilendiği ücretsiz sergi alanını gezebilir, dönemsel sergilerde de ilginizi çeken varsa ücretli bir şekilde görebilirsiniz. Lokallerin takıldığı nehir manzaralı kafelerden biri de işte tam burada, Tate Modern’in en üst katında.IMG_3751IMG_3751

Tate Modern’i geçince, sırada 400 yıllık bir bina olan Shakespeare’s Globe geliyor. İçine girmek ücretli, fakat bahçesi ve hediyelik eşya kısmı her yerde olduğu gibi dolaşmaya müsait. Burada tiyatro izlemek isterseniz aylar öncesinden bileti almanız gerek, bilet bulması oldukça zor ve satışa çıkar çıkmaz tükeniyor.

Anchor_Bankside_SE1Yine kıyıdan yürümeye devam ederseniz yolun hafif içe büküldüğü noktada en ikonik publardan biri olan kırmızı pencereli Anchor Bankside‘ı fotoğraflamayı unutmayın!

Buraya kadar henüz birşeyler yemediyseniz, hemen kıyıdan içeri kıvrılınca karşılaşacağınız yine ünlü sokak pazarlarından Borough Market‘te atıştıracak bir şeyler bulacağınıza eminim. Bu pazar artisan özellikte bir sokak pazarı, o yüzden sebze meyve gibi ürünlerin fiyatları oldukça yüksek gelebilir. Fakat dediğim gibi fiyatların fazlalığı burasının artisan ve turistik olmasından, atıştırmalık yiyecekler o kadar pahalı değil.

Borough Market’in hemen dibinde olan Southwark Katedrali de vaktiniz olduğu takdirde görmeye değer bir yapı. Buradanyine nehir kıyısına geçip Londra Köprüsü’nü görebilirsiniz. Köprünün hemen altında devam ederseniz Hay’s Galleria denilen eski ticaret noktalarından biri olan bu yüksek tavanlı binayı görün derim. Burası bana Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele yapısını hatırlatıyor.

Kıyıdan yürümeye devam ettikçe Londra’nın en ünlü yapılarından biri olan Tower Bridge’i (Kule Köprüsü) yavaş yavaş görmeye başlayacaksınız. Tower Bridge‘e yaklaşırken, köprüyü arkanıza aldığınız bir fotoğrafı çekmek için oldukça iyi noktalar bulabilirsiniz. Bu mavi halatlı köprüye yaklaştıkça sağ tarafınızda modern bir yapı olan Londra belediyesini görebilirsiniz.

Sanırım yeterince yoruldunuz, ama hala enerjiniz varsa Tower Bridge üzerinden karşı kıyıya geçip bir de Tower of London’ı görebilir, ikinci günü de burada bitirebilirsiniz. Hadi geri kalanı da bir sonraki güne kalsın o halde. 🙂

3. Gün:

Bugün dilerseniz Hyde Park’ın batısına doğru yönelip renkli evleri, neşeli dükkanlarıyla Notting Hill‘i gezelim. Bunun için trenle Notting Hill Gate istasyonunda inip, buranın en ünlü sokağı olan Portobello Road boyunca yürüyebilirsiniz. Bu yol boyu çeşitli otantik ürünler satan dükkanalar, antikacılar, renkli evler bulabilirsiniz. Hatta ünlü Notting Hill filminin geçtiği sokak ve kitapçı dükkanı bu yol üzerinde. Portobello Road’un özellikle sonlarına doğru birçok kafe ve restoran var birşeyler atıştırabileceğiniz. Eğer sokak pazarına denk gelirseniz baya güzel yiyeceklerle karşılaşabilirsiniz. Sokağın sonlarına doğru olan Electric Cinema ise yine ikonik noktalardan biri. Biraz daha lokallerin takıldığı noktalara doğru gitmek isterseniz 10dk yürüyerek varabileceğiniz Westbourne Grove’u, küçük tasarım butiklerin olduğu bu hoş sokağı keşfedebilirsiniz.

img_0312Eğer bir müzeseverseniz Notting Hill’den bir otobüs ya da trenle Londra’nın en çok ziyaret edilen ve sevilen müzelerini gezmeye geçebilirsiniz. Victoria& Albert Museum, Natural History Museum ve Science Museum hem ücretsiz hem de farklı bir müze deneyimi yaşamanız için ideal. Özellikle çocuklarınızla geziyorsanız her yeri atlayıp bu müzeleri önceleyebilirsiniz, onları geliştirecek bir deneyim yaşayacaklarına eminim.

Yok ben müze sevmem, yiyeyim içeyim alışeriş yapayım derseniz o zaman size Kensington High Street’e doğru yürümenizi önerebilirim. Biraz uzak olabilir, o yüzden otobüsle gitmeyi seçin. Alışveriş sevmeyenler, havanın ve büyük yeşil parkların tadını çıkarmak isteyenler ise Kensington Palace‘ın içinde olduğu Kensington Gardens‘a gidebilir. Kensington Palace’ın kendi kafesinde beş çayı içebilir ya da herhangi bir yerden aldığınız atıştırmalığı parkta yayılarak yiyebilirsiniz.

Hala yorulmayanlar ise Kensington Gardens’a bitişik olan Hyde Park‘a geçebilir, Speakers’ Corner denilen özgürce konuşulan bölgeyi, Peter Pan ve Prenses Diana heykelini görebilir, Hyde Park’ı özgürce keşfedebilirsiniz.

Not: Londra genel olarak güvenli bir şehirdir ancak yine de nolur nolmaz lütfen kalabalık ortamlarda kıymetli eşyalarınızı iyi koruyun, telefonunuzu çok güvenli değilse cebinize koymayın, çantanızı kollayın.

Umarım sizin için çok keyifli bir gezi olur!

Gezerseniz ve yazım size yardımcı olursa beni haberdar edin, sevineyim 🙂

Sonbahar’da Londra’nın en güzel 6 yeri!

Sonbahar Londra’da başka güzel, mevsimin kendi doğası ve ışığı bir yana bir de şehri süsleyen festival havası muhteşem bir geçiş hissettiriyor.

Doğadaki dönüşümün yanı sıra dükkanların ve evlerin de Sonbahar’a uygun dekore edilmesi ayrıca keyif veriyor. Havanın iyiden iyiye soğuduğu bu günlerde renkli sokaklarda ve sarıdan turuncuya dönen parklarda gezmek en sevdiğim aktivite. Buranın Eylül’ünü de Ekim’ini de bir başka seviyorum. Bu sene biraz geldi geçti sanki ama bitmeden görmeniz gereken harika yerleri gezip derledim sizin için.

Kynance Mews

İki sene önce Virginia Creeper bir sonbahar günü adlı bir sarmaşık türüyle tanıştım. O gün bugündür Ekim’de bu sarmaşığın renk geçişlerini görmek için sabırsızlanıyorum. En az ilkbahar kadar heyecan verici geliyor bana bu görüntü. Bu sokakta bu sarmaşığın en ünlü görüntülendiği yerlerden biri. Gerçekten muhteşem değil mi?

Les Senteurs Perfumery

Muhakkak görmüşsünüzdür, Londra’da bir çiçekli dükkan furyası var. Bu dükkan da vitrinini çiçeklerle süsleyip ses getiren reklam yapmayı başaran dükkanlardan biri. Geçen sene ilkbaharda çiçeklerle süslemişlerdi vitrinini, şimdi de Sonbahara’a uygun dekore etmişler. Ben bayıldım, zaten çiçekli her şeye bayılırım da 😄, Sizce nasıl?

Peggy Porchen

Aslında buranın pek bayıldığım bir tarafı yok. Instagram fenomeni olmasından mıdır nedir hatta itici bile gelmeye başladığını söyleyebilirim başıma bir iş gelmeyecekse, ama şu balkabağından süsleri sevdim, bir de önünden geçmişken çekeyim dedim işte 😛 önünde inanılmaz bir içeriye girme sırası, sürekli bir fotoğraf çekme olayı ne bileyim biraz itiyor beni sanırım..

Wild Things Flowers

Bir başka Instagram ünlüsü dükkan ama bu sefer hak ediyor bence, çünkü çiçekçi! 🙂 Benim gibi iflah olmaz bir çiçekseverin mevsimlik tavaf edebileceği bir yer. Aslında küçücük bir yeri var içeride ama zaten içerisi değil dışarıdaki sezona uygun süslemeleri, su dolu eski tip bir kovanın içinde yüzen çiçekleri buranın en görülesi noktası. Sonbahara uygun balkabaklarıyla süsledikleri bu görüntüyü ben çok sevdim, o kadar sevdim ki ayrılıp gidemedim başından, bi görün isterim 🙂

Dalloway Terrace

Bu kafe her sezon teras kısmını sezonun renkleriyle ve temalarıyla süslemesiyle ünlü. Ben bu Sonbahar’da gitme fırsatı bulamadım ama gitmek isteyenler için yine de eklemek istedim listeye. Gitmeden önce randevu lamanız gerektiğini de hatırlatmakta fayda var.

dalloway-terrace-autumn-2018-1-highres-1538751276.jpgBu fotoğraf Harper’s Bazaar DErgisinin online sayfasından alınmıştır, tüm hakları Harper’s Bazaar’a aittir.

Dominique Ansel Bakery

Dominique Ansel fırıncısının böyle atraksiyonlara ihtiyacının olmadığı bir ünü var aslında. Tam bir başarı hikayesi var bu fırının ve ben burayı en çok o ilham verici hikayesi sebebiyle seviyorum AMA, bu sene yaptıkları giriş dekorasyonları da tam önünde gidip fotoğraf çekilmelik.

Benim Sonbahar’da Londra listemde bu mekanlar var, umarım seversiniz. Sizin de vakit geçirmekten keyif aldığınız mekanları aşağıda yorum olarak benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Hem başkaları da görmüş ve faydalanmış olur, sevgiler! 🙂

‘Charity Shop’ nedir?

Charity shop kavramı gelişmiş ülkelerde gördüğümüz eşyayı ikinci, üçüncü el olarak geri dönüşümlü kullanma sistemi.

Peki sistem nasıl işliyor?

Siz kullanmadığınız herhangi bir kıyafet, ev eşyası, oyuncak, mobilya, kitap gibi bir ürünü bu dükkanlara ücretsiz bağışlıyorsunuz. Bildiğiniz, poşeti doldurup kapıdan ‘donation! diye bırakıp gidiyorsunuz. Bu dükkanlar her türlü eşyayı ücretsiz bir şekilde alıyor, kullanılabilir olanları temizliyor, kullanılamaz olanları atık olarak ayırıyor. Bazı kıyafetleri ütülüyorlar. Bir dönem bir Charity shop’da ütücü olarak gönüllü çalışmışlığım var 🙂 Sonrasında uygun şekilde fiyatlandırıp satıyorlar. Gelirini de yardım yaptıklarını iddia ettikleri kurumlara gönderiyorlar. Bu kimi zaman hayvanlar için çalışan bir kurum olabilir, kimi zaman Afrika’da su kuyuları açmayı hedefleyen bir yardım kuruluşu olabilir, kimi zaman kanser hastalığıyla mücadele eden kişilere yardım olabilir kimi zaman da Bosna Hersekliler dayanışma derneği gibi son derece spesifik olan gruplar için de çalışıyor olabilir. Hatta siz de faydası olacağını düşündüğünüz bir yardım kuruluğu kurabilir bununla ilgili bir charity shop açabilirsiniz.

Devlet bu kurumları tüketimi azalttıkları için. geri dönüşüm sağladıkları için, istihdam alanı yarattıkları için ve ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmada devletin yükünü azalttıkları için acayip destekliyor. Mesela bu dükkanlar kiralarının çok az bir kısmını ödüyorlar. Genel olarak vergide indirim alıyorlar. Velhasıl çok işlevsel gerçekten ve büyük bir boşluğu dolduruyorlar.

Eğer bu dükkanları ilk görüşte tanıyamazsanız diye birkaç Charity Shop ismi vereyim:

En ünlülerinden Cancer Research, Oxfam, British Heart Foundation, RSPCA, Peace Hospice tabelasını gördüğünüz dükkanlar bilin ki charity shop’dur. Bunun dışında çok daha lokal olarak mesela sadece deri hastalıkları için çalışan ve tek bir şubesi bulunan charity shop’lara da rast gelebilirsiniz.

Charity Shop’dan alışveriş yapmayı neden seviyorum?

  1. Kitap konusunda acayip doyurucu buluyorum, hem çocuk kitapları hem yetişkin kitapları hem de ilgi alanlarımla ilgili acayip bir kitap deryası bu dükkanlar.
  2. Sürprizlerle dolu, içeriye bir giriyorsun ne var ne yok hiç bir fikrin yok, bu harika değil mi? Bir de eskilere ait o hoş tasarımlı tabaklar, çanaklar pek kıymet görmediği için buralara düşüyor, onları bulmak hazine avı gibi 🙂
  3. Ucuz. Ucuz derken sadece fiyat olarak bakmamak lazım diye düşünüyorum, sürdürülebilirlik açısından bir malın değerini, ikinci kez kullanıldığındaki değerini de ödemek gayet mantıklı. Ayrıca tasarım ürünler bulduğunuzda ‘ucuz’ tam kelime manasıyla hak ediyor.
  4. Çevreye korumaya katkısı var. Sanırım bu en geçerli sebep bu dükkanlardan alışveriş yapmak için. Zira büyük bir israf var dünya genelinde, sürekli tüketiyoruz ve tükettiklerimizin atıkları gezegenimizi yaşamı tehdit edecek kadar etkiliyor. Bu yüzden yeni bir ürün almaktansa zaten üretilmiş, kullanılmış birşey almak beni hiç gocundurmuyor, aksine çevreye yeni bir zarar vermemi önlediği için iyi bile hissettiriyor.
  5. Özellikle bebek eşyası, çocuk oyuncakları ve çocuk kitapları konusunda acayip karlı alışverişler yapabilir, bebek ve çocukla ilgili aradığınız her şeyi bebek-çocuklara özgü dükkanlarda bulabilirsiniz.

Ara ara bu dükkanlarda neler bulduğumu, sizin de neler bulabileceğinizi ve en sevdiğim tasarım charity shop dükkanlarını paylaşıcam.

Sizin hiç Charity Shop deneyiminiz oldu mu? Neler aldınız, ya da almayı seviyorsunuz bu dükkanlardan?

Beni Instagram’dan ve Facebook’dan takip etmeyi unutmayın!

https://www.instagram.com/acemilondoner/

https://www.facebook.com/acemilondoner

Not: Bu yazıda gördüğünüz her ürünü bu dükkanlardan aldım 🙂

img_0629img_0630img_0633img_0628

‘Kendin Topla Bahçeleri’/ Pick Your Own (PYO) Farms

UK’ye geldiğimde denemek istediğim ilk etkinliklerden biriydi kendin topla bahçeleri. Koskoca çiftliklere gönlünce dalıp, çilekleri, böğürtlenleri, ahududuları, kendin koparıp topluyorsun, eve gelip reçelini yapıyorsun ya işte bu çok keyifli geliyor bana. Yazın ayrı sonbaharda ayrı keyifli. Okumaya devam et

Londra’ya yakın denize girilebilecek 5 sevimli sahil kıyısı

Öncelikle genel bilgi, UK’de pek de Türkiye’deki kumsallar bulmayı beklemeyin. Cornwall ve Devon tarafları biraz daha farklı ama çoğunluk bizim alışageldiğimiz kumsallardan değil. Gidince göreceksiniz zaten, insan anlıyor bu insanlar neden yazın akın akın Türkiye’ye geliyor diye. Çoğunun kumsuz, taşlı, bir plajı var, hemen derinleşen ve okyanus etkisiyle akıntılardan sebep bulanık bir suya sahip. Ada rüzgarı en sıcak günde bile eksik olmuyor, havanın aniden değişmesine hazırlıklı olmalı, rüzgarın yazın ortasında da üşütebileceğini aklınızda tutmalısınız. Continue reading “Londra’ya yakın denize girilebilecek 5 sevimli sahil kıyısı”

Londra’da En İyi 5 Kahveci

Herkesin damak tadı, algıları farklı elbet. ben de Londra’da yaşayan biri olarak kendimce keşfettiğim en iyi kahveleri paylaşacağım:
Continue reading “Londra’da En İyi 5 Kahveci”